|
“DEMİŞTİM BEN” DEMEK İYİ DEĞİLDİR AMA
Merhaba sevgili dostlar,
Hani çok heyecanlanırsınız da, bağırırsınız bağırırsınız sesiniz çıkmaz, hani çok asabileşirsiniz de ne çeşit haykıracağınızı bilemezsiniz, hani çok paniklersiniz de hangi işi yapacağınızın kararını bir türlü veremezsiniz, işte şu anda tam böyle bir halet-i ruhiye içerisindeyim.
Ne acı bir durumdur ki, ülkemiz çok usta bir şekilde karıştırıldı. Tekere bir çomak sokuldu ki, çomak değil tam bir kazık, ülkenin önüne öyle bir taş koydular ki taş değil bir kaya.
Göz göre göre karmaşıklığa sürüklenmemizi bir türlü hazmedemiyorum. Milletin çıkarlarını bir tarafa bırakıp şahsi menfaat ve inatlarının peşine düşenleri affedemiyorum. İdeolojilerini yaşatmak uğruna kaos ortamı çıkaranları bu ülkenin siyasi baş aktörleri olarak görmek istemiyorum.
Bakın bundan dört ay önce 11 Ocak 2007 tarihli gazetenizdeki köşemde neler yazmışım. O yazıyı lütfen bu gün yaşadıklarımız ışığında bir daha okuyun. Kızgınlığımı daha iyi anlayacaksınız.
Saygılarımla…
CUMHUR, BAŞKANINI KENDİ SEÇSİN
...
Aslında hatırdan çıkan, unutulan o kadar çok şey var ki… 10 Ekim 2006 tarihli Dünya gazetesinin 7. sayfasında şu başlık yer alıyor: “Reel Kesim 2001 krizini çabuk unuttu.” Gazete bu başlığı, durumu tehlike olarak göstermek için atmış olsa da, aslında bu başlığın, özel sektörün yaptığı yatımların miktarını ve dinamizmini göstermesi açısından bakıldığında güzel ve iyi bir haber olduğu açıkça söylenebilir. Haberde haziran ayı sonu itibariyle gerçekleşen 193 milyar 617 milyon dolarlık dış borç stokunun 111 milyar dolarının özel sektör borçlanmaları olduğu belirtiliyor.
Demek ki, Türk özel sektörü 2001'de yaşadığı o derin krizi unuttu, borçlanıp yatırım yapıyor kendini geliştiriyor, yeniliyor, istihdam alanları oluşturuyor. Ülkemiz sanayicisi-müteşebbisi 2001'de girdiği bunalım ortamından, “Hiçbir şey yapma, durağan kal, mevcudu muhafaza et” konumundan çıkıp, “Değişmeyen tek şey değişimdir. Al ödenir-sat tükenir, sonunu düşünenler kahraman olamaz” moduna girmiş, taşın altına elini değil, kolunu, gövdesini hatta tüm vücudunu koymuş, yatırıma girmiştir.
Bu ülkenin sanayicisi, müteşebbisi: 2-3 yıllık iktidarları döneminde trilyonluk kuleler, oval ofisler dikebilen partiler gibi, ya da üyelerinin rızklarından kesilen birikmiş trilyonlara sahip oda ve sendikalar gibi, ya da % 1,5 oy oranı ile 80 trilyonluk servete sahip bir başka parti gibi güçlü ve bol sermaye sahibi değillerdir. Maalesef girişimcilerimiz, KOBİ'lerimiz teknolojik ve yapısal yatırımlarını borçlanarak yapmaktadırlar. Borçlanan da kim olursa olsun risk altındadır. Riskli olan da belirsizliği, istikrarsızlığı, kaosu, kargaşayı hiç sevmez.
2007 yılında bu riskli sanayiciyi ve yatırımcıyı; kendi ideolojik amaçlarının gerçekleşmesi uğruna, istikrarın bozulması, güven ortamının yok olması, bir kriz yaşanması dahil her tür eylemi gerçekleştirmeyi göze almış bu partiler ve sözüm ona sivil toplum kuruluşları sabote etmektedir.
Bu kesimlerin, özel sektörün ve milletin diğer kesimlerinin içinde bulunduğu durumdan, uzaktan yakından bir alakaları yoktur. Millet yakalanan bu istikrar ve güven ortamında, işlerini yoluna koyma peşinde harıl harıl çalışmaktadır. Türkiye her yönden gelişmektedir.
Gayeleri sadece kendi ideolojilerinin iktidarlarını kurmak olan bu çevreler için, Türkiye'nin önüne koydukları taşın, tekerine soktukları çomağın ülkemize ve milletimize vereceği zararın boyutunun bir kıymeti yoktur.
Ulusalcı ağızlarla propaganda yapanların asıl hedefleri, kendi iktidarlarını kurup, işbaşına geçmektir. Zaten sistem hep böyle işler. Muhalefette olanların söylemleri hep aynıdır. “Vatan elden gidiyor”, “Ülke bölünüyor”, “Halk aç” ya da “Açız baba” şovları. Halbuki ne vatanın bölündüğü vakidir, ne de açız diye bağıranların gerçekten aç oldukları. Zaten gerçekten aç olanlar çıkıp şov yapamazlar. “Eskiden saltanat bir di, günümüzde bin oldu” diyerek kendi kendime söylenip dururken, bu sözü meclis başkanı Bülent Arınç'ın ağzından duyunca şok oldum. Oysa bu sözü ben kendi kendime söylüyordum, bir de bazı dost toplantılarında birkaç defa söylemiştim. Meclis başkanı da aynı ifadeyi kullanınca teyid edilmiş oldu. Bu ülkede sendikalar bir saltanat kayığı. Binen bir daha inmiyor, hatta indirilemiyor. Siyasi partiler bir saltanat kayığı, yıllar süren genel başkanlık görevleri başkalarına fırsat vermiyor.
İşte bu saltanat kayıklarının baş kaptanları, sürekli iki mücadele içinde oluyor. İlk mücadeleleri kendi kayıklarının kaptanı olarak yıllarca kalma mücadelesi. Bunun için en bildik tarz, işbaşına gelir gelmez bütün üye ve şube başkanlıklarına kendi yandaşlarını getirme şeklidir. İkinci mücadele kulvarları ise kendi kuruluşlarının ülke yönetiminde söz sahibi olması mücadeleleridir ki bu aynı zamanda birinci hedef için de olması gereken bir kuvvettir.
İşte ülkemiz bugün bu saltanat kavgalarının tam ortasında kalmış, bir tarafta en büyük saltanat kayığına binecek adamı ben seçerim diyen AK Parti iktidarı ve ona karşı diğer yanda, yıllardır birbirlerine attıkları kurşunları bugün “gül”e çevirerek iktidar olma uğruna sarmaş dolaş olup “ulusalcılar” çatısı altında güç birliğine giren HALKÇILAR ve IRKÇILAR'dır. Halkçılarla ırkçılar birleşmişlerdir. Kime karşı? Halka karşı. Yani bildik bir sloganla ifade edersek “Halka rağmen, halk için.”
Yıllardır demokrasi, çoğulcu yönetim, adalet, hukukun üstünlüğü, anayasal rejim, laiklik diye nutuk atanlar, bir anda, Cumhurbaşkanlığı seçimini bir “kalenin savunması” ve siyasi iktidardan kurtulunması mücadelesi haline getirmişler ve bu savunma(!) için gerekirse diğer bütün ideallerin erdemlerin rafa kaldırılmasında bir sakınca görmemektedirler. Halbuki siyasi iktidarla hesaplaşma zemini Cumhurbaşkanlığı seçimleri değil, yine demokratik bir kazanım olan genel seçimlerdir. Yıllardır halkın “taban”, kendilerinin “tepe” olarak ifade edilmesinden rahatsız olmayan, hatta kendileri de bu ifadenin kullanılmasını teyit ve kabul edercesine mitingler düzenlemeyi “meydanlara inme”, “halka inme” olarak tanımlayan bilinmiş tipik siyasetçiler, Cumhurbaşkanının kim olması konusunda cumhurun (halkın) ne düşündüğü hakkında en ufak bir fikrî nezaket göstermemektedirler.
Kurulduğu günden itibaren, “Biz hepsinden farklıyız”, “Biz millet için bir fırsatız” söylemleri ile böyle bir kutuplaşmaya çanak tutan AK Partiden bu kavga ortamında beklenen; gerçekten farklı olduğunu gösterip, CUMHURBAŞKANINI milletin seçmesini sağlayacak adımları acilen atmasıdır. Bir başka deyişle, kaleyi gerçek sahibine teslim etmektir. Böyle bir kararla, kazanan tüm Türkiye olacak, aksi halde bu kavganın Cumhurbaşkanlığı hayalleri kuran AK Partililer dahil hiç kazananı olmayacaktır. 03.05.2007 Ahmet Hakan Dönmez www.tellal.com.tr
|
[55 Kez Okundu]
|